|
KOVANCILAR TARİHİ
Bugün büyük bir gelişim gösteren ve Palu´yu çok gerilerde bırakan Kovancılar,
1934 yılında kurulmuş ve Romanya´dan Türkiye´ye göç eden soydaşlarımızın bir
kısmı bu köye yerleştirilmiştir.Önceleri boş ve çorak olan bu arazi üzerinde
bundan sonradır ki hızlı bir çalışma başlamış, iki mahalleden oluşan Kovancılar
Giderek sesini duyurmaya başlayan en güzel, en planlı yerleşim birimlerimizden
biri olmuştur.
1934 yılında alınan bir kararla, (300) evlik bir soydaş grubunun, Kovancılara,
diğer iki ayrı grubun da Hoşmat ve Şenova köylerine yerleştirilmeleri uygun
görülmüştü. Kovancılar ismi, Bulgaristan´ın Silistre iline bağlı Tutrakam
ilçesinin Kovancılar köyünden esinlenerek alınmıştı.Çünkü Gelen göçmenlerin bir
kısmı da, bu köyden göç ederek Köstence limanı üzerinden anavatan´a
gelmişlerdir.
İstanbul´dan da Elazığ´a gönderilen ve Palu yöresinde yerleştirecek olan bu
soydaş topluluğu, köylerinin inşaatı bitinceye kadar da, komşu köylerde konuk
edilmişlerdir.O dönemde vali olarak Elazığ´da, Tevfik Sırrı Gür
bulunuyordu.Tevfik Sırrı Gür, ülkemizin tanınmış ünlü valilerinden biriydi.Bugün
Elazığ´da Öğretmenevi olarak kullanılan eski Halkevi, Kız Sanat Enstitüsü
binası, İstasyon Caddesindeki Atatürk İlkokulu da Vali Tevfik Gür zamanında
yapılmıştı.
Gittiği her ilde yapıtlar bırakan Tevfik Gür, hale ünlü valiler arasında
anılmakta ve adı hiç bir zaman unutulmamaktadır.Soydaşlarımızın büyük bir özenle
yetiştirilmelerinde ve vatana kazandırılmalarında Vali Tevfik Sırrı Gür´ün büyük
hizmeti geçmiştir.Kovancıların temeli de 1935 yılında Vali Tevfik Sırrı Gür
tarafından atılmıştır.Bugün çakırtaş olarak anılan Hoşmat ve Şenova köylerinde
gene o dönemde gelen Balkan Türkleri yerleştirilmişti.Kovancılar Cumhuriyet
tarihimizin ilk planlı köyü olma şansına da sahiptir.Çalışkan insanların
sayesinde hızla gelişmiş 10.09.1988 tarihinde 3352 sayılı yasa ile Elazığ´a
bağlı bir ilçe olmuştur.Bugün doğu illerimizden birinde vali olarak bulunan
Mustafa Tamer de Kovancılara ilk kaymakam olarak gelmiştir.
GÖÇ VE KÜLTÜREL DEĞİŞİM
Birgün doğup, büyüdüğün yerleri terket deseler kaç kişi sorgulamadan kabul eder
acaba.Kaç kişi tüm yaşadıklarını bir kenara bırakıp gitmek ister ya da kaç kişi
ayrılmak ister sevdiklerinden, vatanından...Peki ya bir gün gitmek zorunda
kalırsanız?
Doğup büyüdüğün yerleri terketmek, anılarını, sevdiklerini, vatanını geride
bırakarak gitmektir en zoru...Ama yinede yüreklerde filizlenen umutlardır tek
destekçi tek arkadaş...Kimilerinde mazisi baskın gelmiştir ve ayrılmamıştır
topraklarından, kimilerinde ise kendi topraklarında başka milletlerin bayrakları
altında yaşamak zor gelmiştir ve başlamıştır göçler...
Tarih boyunca Balkanlar ve daha başka birçok kesimden göçler olmuştur
Türkiye’ye...Makedonya, Sırbistan, Hırvatistan, Bulgaristan, Yunanistan ve
Romanya...Bulgar işgali üzerine Atatürk’ten yardım isteyen Romen topluluğunun
Türkiye’ye göçü bu şekilde sağlanmıştır.Bu göçlerle birlikte 2 tarafta
istediklerine belki bir adım daha yaklaşmıştır belkide ilk büyük adım
buydu.Artık esaret altında yaşamamaktı, gelenlerin isteği ve gelme
nedenleri...Henüz yenni kurulmuş sayılabilecek bir ülkenin, Türkiye’nin Avrupa
kültürüyle tanışması, Avrupa kültürünün tanıtılmasıydı belki de çağırılış
nedeni.amaç Avrupa kültürünün birtakım güzelliklerini gösterebilmek,belki de
çağdaşlık yolunda,uygarlık yolunda bir kaç adım daha ilerleyebilmekti Atatürk’e
göre.Türkiye’ye gelen göçmenler Atatürk’ün vesile olmasıyla geldikleri için
“Atatürk Göçmenleri” adını almışlardır.
Hiçbir toplu göç skıntı gidermek amaçlı ya da durup dururken yapılmaz.Bulgar
baskısına dayanamayıp göçen ailelerden birinin çoçuğuydu Tahsin Amca.Vatanını,
toprağını, birçok sevdigini geride bırakırken 6 yaşındaydı ve o yaşlardaki
birçok taze belleğin hatırlayacağından farklı şeyler kazınmıştı
hafızasına.Bulgarlar ve annesi...”Bulgarlar vakitli vakitsiz kapıya dayanır,
hatta bazen kapıyı bile kırarlardı.Evde erkek varmı diye sorarlardı bizde yok
derdik.Ama ne fayda evi köşe bucak ararlardı.Eğer evde bir erkeğin olduğunu
görürlerse at arabalarını kullandırtırıp kendilerini konferanslara götürüp
getirmelerini emrediyorlardı.İşkence yapmazlardı ama çok hakaret ederlerdi.Bazende
döverlerdi.Annem o zamanlar çok hastaydı.İnce hastalık derdi babaannem.O kadar
hastaydı ki 5 yaşındaki çoçuktan medet umardı.Göç etmeden 1 yıl önce öldü
annem.” diye anlatıyordu Tahsin Amca.”Arkadaşlarımı bile hatırlayamıyorum lakin
Bulgarlar ve annemi hiç unutamadım.” derken Tahsin Amca’nın dolu gözlerine şahit
olmakta bir o kadar zordu.
Romanya’dan İzmit’e gemi aracılığı ile oradanda tren ile Malatya’ya gelen göçmen
grubu arasındaydı Tahsin Amca ve ailesi...Buraya geldiklerinde valilik
tarafından el üstünde tutulmalarına rağmen, yerli halk tarafından ilk olarak
benimsenmemiş birnevi ikinci plana atılmıştı göçmen aileleri.O zamanın
Türkiye’sinin tanınmış valilerinden olan Tevfik Sırrı Gür tamda göçmen aileleri
için geniş bir yer aranıyorken söylemişti o sözünü “Öyle bir köy kuracağım ki
Türkiye’de adıyla sanıyla en büyük köy olacak.”Ortada 200 dönümlük bir alan
bırakılıyor ve 300 haneden ibaret bir KOVANCILAR köyü kuruluyor.1934 yılının 11.
ayında inşaatlar bitmiş iki mahallede yapılı hale getirilmiştir.Tuna ve Çaybaşı
mahallerinden oluşan bu yeni köy sadece göçmenlere ait bir köy olduğu için
ismininde onlar tarafından verilmesi istendi.Geldikleri yerin adıydı Kovancılar
ve onlar yine aynı isim altında yaşayacaklardı.Tamamı göçmenlerden oluşan bu köy
zamanla Türkiye’de kurulan en güzel planlı ve en büyük köy olmuştur.Evler
öylesine bir düzenle kurulmuştu ki her evin kendine ait bir bahçesi
vardı.Belediye haline geldikten sonra bölgeye politikacılar getirildi ve
Kovancılar, o güzelim, planlı olarak kurulan parmakla gösterilen köy, tamamen
sağlıksız bir yapılaşma içerisine girdi.
Heryerde aynıdır bu düzen, bir nevi alışkanlık ya da ortak düşüncedir, yeni
gelenler kabul edilmez hemen benimsenip bizden biri olarak algılanmaz.İlk
yerleştirildiklerinde hakim olan düşünceydi yerliler arasında ve bu durumun
hakimiyeti esnasında birbirlerinin destekçileri, yardımcıları oluşmuş kendi
kendilerine yetmeye çalışmışlardı.Aynı duygular paylaştırılmıştı, kader birliği
vardı ve hiç bilmedikleri bir yerdeydiler.Bu durumdada elbette en yakınları
girecekti devreye ve aynı duyguların yaşandığı yüzlerce hanelik bir paylaşım
olacaktı.”Zaten aralarında ikinci planda kaldığımız yerlilerin bu anlamasıydı en
zor olan.Nerden bileceklerdi vatanından ayrılmak zorunda kalmayı, bilinmedik bir
yere gelmeyi, ikinci plana atılmayı..”Bu yüzdendi tek desteğin yine kendi
içlerinde olması.Başlarda 300 hanelik çok güzel bir köydeyken daha kolaydı
belkide ama ya sonrası...Zamanla batıya göçler olmuştu ve çoğu aile İzmit
İstanbul Bursa gibi yerlere gitmişti.Kimilerine göre neden doğudaki terör
kimilerine göre beğenmeyişti...
Ne zordur beklediğimden daha farklı bir konumda olmak.Halbuki hayal edilenler,
arzulananlar başkaydı en başlarda.Hayallerdir en zor anların kurtarıcısı, pes
etme anının destekçisi, umut ışığı...Çoğu zaman avuntu hayallerdedir ve
hayallerin gerçekciliğidir beklenen.Bulgar esareti altında yaşamak belkide en
zor dönemlerdi.O dönemlerki hayallerin birbiri ardına sıralandığı, umut ışığının
başka diyarlarda parladığı dönemlerdi.Göç etmek çözecekti bütün sorunları ve göç
ederek daha ferah olacaktı mekanları.Sabahları uyandıklarında güneş ışığının
parlayışını, gökyüzünün kızıllığının güzelliğini yeniden yaşayacaklardı.Öyle ya
göç edilen yer umutların yeşerdi yerdi ve orası daha iyi olmalıydı.Göç etmenin
bir amacı olmalıydı ve bu göç umudun adı, özgürlüğün amacıydı...
Bulgar esareti yeterince ağır geliyordu zaten; onların dediğini yapmak, onlar
için çalışmak, kendi yurdunda ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmek...Hayatın
her anı çalışmayı kapsar, çalışmayı gerektirir.Yaşamın şartı yaşayabilmenin
şartıdır.Romanya’nın sulak, verimi bol arazilere sahip oluşu çiftçiliği ön plana
çıkarmıştı.Ekilen, sürülen tarlalar ve bunun sonucunda Bulgarlara verilmek üzere
toplanan ürünler.Hayallerden biriydi bu; göç ederlerse kendi tarlalarını
sürecek, başkası için değil kendileri için çalışacaklardı.Tahsin Amca’nın
aileside bu verimli topraklarda çiftcilik yaparak geçimini
sağlıyordu.Baskılardan kurtulma seçeneklerin en mantıklı olanı Türkiye’ye
göçtü.İlk hayal kırıklığını Kovancılar’da dönem beylerine çalışmaya
başladıklarında yaşadılar.Boğaz tokluğuna derler ya öyle işte.Tarlada çalışarak
elde ettikleri mısırı helvayla takas ederlermiş.”O zamanlar bi bey koskoca bir
ovaya sahipti ve fakirlerde emrinde çalışıyordu.Göçmenlerin bazısı mallarını
orada satıpta geldiler.Böylece buraya geldiklerinde çok zorluk çektiler ve
beylerin emrinde çalışmak zorunda kalmadılar.Ama bazısıda herşeyini bırakıp
geldi.Onlar burada beylere çalışmak zorunda kaldılar.Rahata ulaşacağız diye
buraya göç etmiştik ama burada da zengin beyler tarafından çalıştırıldık.” diye
anlatırken hayal kırıklığı gözlerinden okunuyordu.
Hayallerin kırılma noktasıdır asıl zor olan. Hani olur ya küçük bir çocuğun
büyük heveslerle bir işe başlaması ama sonra da boynu bükük kalması… böyledir
hayal kırıklığı, böyle acıdır ama bir taraftan da böyle de gerçektir. Ama her
hayal kırıklığının bir çıkışı olmalıydı.bu sonsuza giden karanlık bir tünel
değil, sabrettikçe uzaktaki ışığının yakınlaştığı bir tünel olmalıydı. Nitekim
öyle de oldu. 1960’larda devlet beylere darbe vurdu. Koskoca topraklara sahip,
emrinde bir çok fakir çalıştıran beyler zamanla ortadan kalktı. Sonra devlet her
haneye bir öküz verdi. Pulluk da verilince her iki aile birleşip bir tarlayı
sürmeye başladı. Kendileri için çalışıyorlardı, artık kendi topraklarını
sürüyorlardı daha ne isteyebilirlerdi ki. Buda ışığıydı, sabırla aşılmak istenen
tünelin.
Aynı ortamı paylaşan kişi veya topluluklar her daim b,r alışveriş içerisinde
bulunmuşlardır. Gerek kültür, gerek gelenek görenek, gerekse alışkanlıklar
üzerinedir bu alışverişler. Atatürk’ün istediği de bu değil miydi zaten?..
taraflar arası etkileşim, kültür alışverişi, kültür tanıtımı… Avrupa kültürüyle
zaten hiç tanışmammış olan yerli halk, göçmenler tarafından getirilen Avrupa
kültürüne bir türlü uyum sağlayamadı. En açık örneklerinden biridir hıdrellez…
Nasıl olduğu, anlamının bile bilinmediği Kovancılar halkına anlatıldı. Yerli
halkın kadınları sokağa çıkmaz, erkeklerden kaçar gibi yaşarlardı ama göçmen
halkla gelen hıdrellezle o iki yüz dönümlük arazi renk renk giysiler giymiş
kadın ve kızlarla dolup taştı. Bugün orta Asya’da nevruz nasıl kutlanıyorsa
hıdrellez de öyle kutlanıyordu. Yılardır memlekette hıdrellez kutlanılmasına
rağmen oradaki heyecanın, coşkunun tadını bulamamıştır o şenliklere şahit
olanlar. “Şenlik günü tüm kadınlar renk renk giyinir meydana dökülürdük. Bir
kova vardı ve tüm kadınlar o kovanın içine yüzük, künye gibi eşyalarını
koyarlardı. Sonra o sayıda maniler vardı. Kovanın içinden mani ve eşya çekerdik.
Eşya kime aitse çıkan mani onun olurdu.” diye belirtiyor Tahsin amcanın masmavi
gözlü kızı. “Hıdrellez şenlikleri çok güzel geçerdi. Pehlivanlar güreşirdi. O
zaman sırtı yere gelmeyen pehlivanları çoktu. Sonra bir yere yumurta dizerdik ve
kendine güvenenler nişan alıp vurmaya çalışırlardı. Kazanan kim olursa kaymakam
veya vali ona bahşiş ve ödüller verirdi.” diye de arkasından ekliyor Tahsin
amca.
Göçten uzunca bir müddet geçmesine rağmen hala kaynaşmamıştı göçmen halk ve
yerliler. Yerleştirildikleri bölgeye yabancıydılar, yerliler onları sanki
hastalıklılarmış gibi görüyorlar ve ne kadar uzak olursak o kadar iyi
düşüncesiyle hareket ediyorlardı. Her yerlerde bilinir “yenileri benimsememe”
düşüncesi ama bu biraz ağır değil miydi? Gelenler ne hırsız, ne katil, ne de
davranıldığı gibi hastalıklı pis insanlardı ama yine de ilk geldiklerinde yerli
halkın “neden geldiler neden buraya yerleştirildiler?” gibi düşüncelerini,
hastalıklılarmış gibi onlardan kaçışını engelleyemediler. Bu da onların yeni
yaşam bölgeleri ile kaynaşmasını büyük ölçüde engellemiştir. Dönemin en güzel,
en planlı köyü olan Kovancılara bir türlü ısınamadılar. Karşılıklı yaşanan uzun
süre ısınamayış, benimsemeyiş kız alıp verme gibi bir çok ilişkinin de
olmamasını beraberinde getirmiştir. Bir çok durumun aşılması gibi bu da zaman
almıştır.
Henüz 13-14 yaşlarında üç yüz hanelik bir yerleşim birimidir Kovancılar. O
zamanlar yapılaşma artık bitmişti ve bir okul, bir işçilik binası gibi yapılara
sahip olmuşlardı. İlkokulu Kovancılarda okumuş olan Tahsin amcanın dediklerine
göre ilk zamanlar öğretmenler yerine eğitmenler varmış ve onlar görev alırmış.
Daha sonra asıl öğretmenlerin atanmasıyla eğitmenler görevden alınmış. El
birliğiyle yapılan okullarında artık devlet tarafından atanan Tahsin amcanın
tabiriyle hakiki öğretmenler görevdeydi ancak bu serüven de fazla sürmedi Tahsin
amca için ve sadece ilk okulu bitirebildi.
Etkileşim sürecidir çoğu zaman bitmeyecek olan. Keşkelerin yerini iyi kilerin
aldığı belki de başta yıldırıcı ama sonu iyi süreçler… bir taraf verirken bir
taraf almış, sonra verme sırası diğer tarafa geçmiştir. İyiyi, doğruyu
verebilmektir kötü olanı düzeltebilmektir en güzeli. Gittiğiniz yere güzellikler
adına katkınızın olmasıdır en önemlisi. Nedense kötü olan, yanlış olan daha cezp
edici gelir insanlara ve onlara olan eğilimi daha fazla olur. Bu yüzdendir
iyiliği kötülüğü yaymanın zorluğu… Geldiğiniz yerin hırsızlık, kavgaların hüküm
sürdüğü bir yer olarak düşünün… Orada yaşayacağını bilmek ilk başta ne de zor
gelir insana değil mi?.. Ama zoru başarmaktır güzel olan. Hırsızlıkların hat
safhada olduğu dönemlerdi ve her bir göçmen aile dönmemek için gelmişlerdi
buraya. Tek yapılması gereken kendi benliklerinin kaybedilmemesiydi. Hiçbir özel
çabaya gerek kalmaksızın sadece kendiniz olduğunuz için örnek alınmanız,
yanlıştan doğruya geçişte rolünüzün olması her şeye bedeldi beklide. Göçmen
ailenin yerleşimlerinden bir müddet sonra hırsızlıklar azalmıştı artık. Artık
göç eden ailelerin ağızlarında “keşkeler” yerine “iyi kiler” vardı… “Eskiden
hırsızlıklar, kavgalar vardı buralarda. Bizim gelmemizle azaldı, azalttık
onları.” Diye söze başlayan Tahsin amca başından geçen bir olayı heyecanlı
heyecanlı, adeta tekrar yaşıyormuş gibi anlatmaya başladı. “Yerli halk Türkçe
konuşmuyordu, Kürtçe konuşuyorlardı. O zamanlar Elazığ teyyare meydanı
(havaalanı) yeni yapılıyordu. Babamda orda işe girdi. Çalıştığı bir gün bir adam
gelmiş akşam saatlerinde. Babasına “bu gece burada kalsam olur mu?” demiş. Bunda
hiçbir sakınca görmeyen baba da kabul etmiş. O gece boyunca konuşmalar yaşanmış
aralarında, adam sordukça babası da cevap veriyormuş. Tabii bir yandan da kağıt
kalem elde not tutuyormuş adam. Ertesi gün adamın ilk durağı direkt göçmen
ailelerin yaşadığı bölge olmuş. O zamanlar amcam yukarı mahallenin muhtarıydı.
Onun yanına gidip kardeşinin ineklerini kendisine sattığını parayı ona ödediğini
ve şimdi de inekleri almaya geldiğini söylemiş. Amcam önce inanmamış ama adamın
kardeşi hakkında bildiklerini dinleyince inanıvermiş ve inekleri kendi elleri
ile teslim etti. Hatta yardım olsun diye ineklerimizi dereye kadar ben sürdüm.
Birkaç gün sonra babam geldi. Hepimiz üzgündük ve ben babam daha kapıdayken
“neden sattın” diye sordum. Önce “neyi sattım oğlum? Neden söz ediyorsun?” diye
cevap veren babam durumu öğrenince çok üzüldü. Ama işin peşini bırakmadık. Bir
iki gün boyunca sorup soruşturdu babam çünkü onlar tek geçim kaynaklarımızdı.
Sonunda adamın buradan Kop köyüne gittiğini öğrendik. Hemen biz de gittik tabii
ama kendimizi tüccar diye tanıttık. Birkaç ev dolaştıktan sonra bir evin
ahırında bulmuştuk ineklerimizi ve hemen karakola gitmeyi tercih ettik. İnekleri
ahırında bulduğuz adamda “bu inekler benim, paramla aldım onları.” deyip
duruyordu. Yani o da dolandırılmıştı. Birkaç ay sonra karakoldan haber geldi
inekler tekrar bize verilmişti ve diğer adamın parasını geri almak için
aranacaktı dolandırıcı. Sonunda ekmek teknemizi kurtarmıştık. Babam da,
evdekiler de buna çok sevindik ve bu olay hem babama hem de bize güven konusunda
büyük bir tecrübe oldu”… Azimdir çoğu şeyde sonuca ulaşmamızı sağlayan,
kararlılıktır, pes etmeyiştir ve zaferdir bunun meyvesi. Tıpkı bu olaydaki gibi
bir zafer…
RUMELİ’DEN GÖÇ VE KOVANCILARIN KURULUŞU
İlkbahar yağmurları, kalabalığın gözlerinden akan yaşlar gibi iniyordu çorak
toprağa. Genç kadınlar,erkekler, nur yüzlü yaşlılar, annelerinin elinden tutmuş
altın saçlı, maviş gözlü çocuklar… Hepsi bir son ve aynı zamanda bir başlangıç
için hazırlanıyorlardı. Ayrılık vakti gelmişti. Anneler babalar evlatlarına;
dedeler torunlarına; kardeşler bacılarına sarılıyor,biraz sonra ayrılacakları
sevdiklerinin kokularını unutmamak için içlerine çekiyorlardı. Aylar öncesinden
almışlardı haberi. Vatanlarına, aslında ait oldukları ama hiç bilmedikleri
topraklarına gideceklerdi, Atatürk çağırmıştı onları. Türklüklerini doyasıya
yaşayabilmek, gavur toprağından çıkıp, Müslüman toprağına yerleşmek için
gideceklerdi. Analar babalar yürekleri yanarken, bir yandan yapmaları gerekeni
yapıp at arabalarına evlatlarının eşyalarını yüklüyor, bir yandan da evladı
‘Evladım seni bırakmam’ diye haykırıyorlardı. Birbirlerine söyledikleri son
sözler ‘bir daha ancak kıyamette görüşürüz’ oldu. Arabaları çekmek için
hazırlanan atlar sırtlarına bindirilen yüklerin ağırlığından olsa gerek güçsüz
cılız adımlarla kişneyişlerle yola koyuldular. Neler yoktu ki o at
arabalarında…. Onları nelerin beklediğini bilmeyen insanlar gerekebilecek her
şeylerini yanlarına almışlardı. Yatak döşeklerini, kapları tencereleri belki de
sadece umutları yanık uyanık kalsın diye kandillerini… ve en önemlisi tüm
hatıraları, gelenekleri adetleri benlikleri at arabalarındaydı.
At arabaları onları yeni hayatları için ağır ağır Köstence limanına taşıdı.
Bazılarının hayatında vapurla ilk karşılaşmaları da bu döneme denk geldi. Tam
180 hane geride kalan hayatlarından şimdiye taşıyabildikleri ne varsa almışlardı
yanına. Yaşadıkları ayrılık onlara bir kez de yolda hatırlattı kendisini. Ne
eşyalarının, ne de yüreklerinin ağırlığını taşıyamadı vapur denen, hissiz demir
parçası; yan yattı sonunda.çocuğuyla yaşlısıyla ölüme onu hissedecek kadar
yaklaştılar. Ve hiç bilmeseler de hissettiler memleket kokusunu, İstanbul
Boğazından geçerken. İndikleri Tuzla Limanında önce devlet otoritesiyle
aşılandılar teker teker ve sesleri yanık türküler gibi hüzün veren trenlere
bindiler bu sefer. Devlet muhacirler için topraklar ayırmıştı elbette. Kiminin
yolculuğu kısa sürdü ve Bursa’da, Sakarya’da indi,
Kimide ilerledikçe bozkırlaşan toprağını tanımaya çalışarak Doğu Anadolu’ya,
Elazığ’a kadar geldiler. Yeni yurtlarına gelip yerleşeli iki ay olmuştu. Trenden
inip havasını suyunu bilmedikleri bu memlekete ilk adımlarını atar atmaz valinin
himayesine girmişlerdi. Sarı saçları güneş gibi parıldayan, gök gözlü, beyaz
tenli bu insanlar; esmer yanık tenli Elazığ halkı içinde o kadar dikkat
çekiyorlardı ki! Muhacirler için onlara Türkiye’nin en güzel en düzenli köyünü
hediye edeceğim diyen vali Tevfik Sırrı Gür[1] ile muhacirlerin kendilerine baş
seçtikleri molla Ahmet efendi hemen köy için uygun bir yer arayıp buldular. Ve o
zamanlar Sekrat Ovası[2] denilen geniş dümdüz bir ovada karar kırdılar. Şimdi
geriye kalan bu insanların başlarını sokup yuvam diyebilecekleri bir yer
yapmaktı. Valinin özverisiyle o iş de çabucak tamamlandı; kısa bir süre
içersinde Sekrat Ovasında hazırlanan köy; tek katlı, sıralanmış evleriyle
kendisini sessizlikten kurtaracak sakinlerini beklemeye başladı. İki ay önce
geldikleri gün; köye yaklaşırken; adımları ve bakışları ne kadar şüpheci, ne
kadar yorgun, ne kadar korkmuştu… Dağ gibi yorgunluk muydu; vedaların açtığı bir
türlü kabuk tutmayan yaralar mıydı; yoksa gelecekleri hakkında bir şey
bilmemenin verdiği çaresizlik miydi buna neden olan? Göçmenler geldiler; gök
gözlere yerleşen sevinç pırıltılarından, çocukların neşeli koşuşturmalarından
orada bulunan herkes anladı ki; yeni insanlar yeni evlerini beğenmişler…
Arkada bıraktıklarını unutamadıklarından bu köye de eskisiyle aynı adı verdiler;
Kovancılar[3]… ve imdi, ellerinde bez bebekleriyle kerpiçten evlerinin önünde
oyun oynayan
küçük kızlarıyla, evlerden yükselen yemek kokuları, bakır tencere gürültüleriyle
kovancılar yaşanan bir köy olmuştu. Tek bir sorunu vardı göçmenlerin; köylerinin
yakınlarında bulunan yerli köylülerin davranışları…..
Romanya’da dillerini bile tam konuşamadıkları Rum komşularıyla huzur içinde
yaşarken, vedalaşırken birbirleri için gözyaşı döküp helallik isterken; aynı
dini, aynı dili, aynı şanlı tarihi paylaştıkları bu insanlarla anlaşamıyorlardı.
Neydi onları görünmez kapılarla engellerle birbirlerinden uzak tutan? Gelenek
farklılıkları mıydı? Belki ama ayrı geleneklerde yaşattıkları tüm duygular, tüm
coşkular, sevinçler, hüzünler insanı değil miydi,hepsinin kalbine mutluluk
duyunca sıcacık bir şeyler akmıyor muydu? Belki de kıskançlıktı neden. Atatürk
göçmenleri getirtmişti, ancak sadece onlar ait oldukları yerde yaşasınlar diye
değil, göçmenlerin aldıkları, gördükleri Avrupa kültürünün, Atatürk’ün
modernleştirmeye çalıştığı Anadolu ve Anadolu insanı üzerindeki etkisinin büyük
olacağını düşündüğü için. Toprak insanının hiçbir şeye gözüyle görmeden
inanmadığını, hiçbir şeyi uygulandığını görmeden uygulamadığını bilen Atatürk
göçmenleri bir nevi öğretmen tayin etti. Bunu bilen, sezen yerliler belki de
uzunca bir süre bu yüzden kabullenemediler göçmenleri. Gerçekten de Atatürk’ün
öğretmenleri farklıydılar. Geldikleri ilk günden itibaren hanesini sahiplenen bu
insanlar karınca gibi durmadan çalışmaya başladılar. Hanedeki kişi sayısına göre
belirlenen küçüklü büyüklü topraklarda, tarlalarında kendileri için, yavruları
için bir şeyler üretmeye başladılar. İlk başta zorlandılar belki, tarlalarını
ıslatamadılar, suya susamış güller gibi hayallerinin de kuruyup gideceğini
sandılar ama yaşadıkça, alıştıkça her şeyin düzeldiğini gördüler. Tarlalarında
yetiştirdikleri bitkiler büyüyüp, orak zamanı geldiğinde kadını erkeği birlikte
kalkıp akşamdan doyurdukları atlarını alıp, tarlanın yolunu tuttular. İkindi
sıraları tüm aile eve döner, erkekler davar işlerine bakar, kadınlar evde
temizlik yapar, bütün gün çok çalışmış olan ev ahalisine yemekler yapardı. Hava
kararınca özellikle de kış gecelerinde komşu komşuya oturmaya gider; yalnızlık,
mutsuzluk kapı dışına, simsiyah geceye bırakılırdı. Hanenin kadınları
ellerindeki pamukları önce iplik yapar,sonra da küçük beyaz elleri, ayakları
üşümesin diye çocuklarına eldiven, çorap örerlerdi.
At sevdasından, at arabasının kolaylığından bir türlü vazgeçemeyen göçmenlerle
yerlilerin bir farkı da buydu. Yerliler tarla işlerinde öküz kullanırlardı. Ama
göçmenler için bazen çalıştırdıkları, bazen yarıştırdıkları ama hep gözleri gibi
baktıkları atların yeri çok farklıydı. Aynı topraklarda yabancı gibi yaşadılar
uzun süre göçmenlerle yerliler. Sevdiklerinin özlemine bir de yalnızlık
katılınca dayanamadı bazı göçmenler ve Bursa’da, Sakarya’da inip kendilerine
bambaşka bir yol çizen akrabalarının yanına gittiler. Geride kalanlar, onları
çiğneyip, yutmak isteyen yalnızlığa, karanlığa direnircesine daha çok
kilitlendiler birbirlerine, daha çok bağlandılar gelenek göreneklerine. Önce,
tarlalarda çalışıp yorulan erkekler, odalar kurdular kendi aralarında.topluluğun
en yaşlıları çıkıp, konuşur, gençler de onları dinler oldu. Bu sohbetlerde
dağıtılan keyif kahvesini, hiçbir şeyin hazırının bulunmadığı bu dönemde
değirmenlerinde yine kendileri çektiler. Hiç vazgeçemedikleri bu keyiflerini,
Romanya’dan getirdikleri kulpsuz kahve fincanlarından içtiler, bıraktıklarını
hatırlarcasına. Bir de sigara eklendi mi bu keyiflerine tüm yorgunluklarını
unuturlardı. Kendi elleriyle sardıkları sigaranın havadaki dumanı şekillendikçe
kimi zaman hasret çektikleri ana babalarına benzedi, kimi zaman kardeşlerine.
Tiryaki olanların kendi bahçelerinde yetiştirdiği sigarayı gençler hep gizli
içtiler.
Birbirlerine yetmeye çalışan bu toplulukta; genç yürekler, uzaktan uzağa bakıp,
ilk kıpırtıları hissedince, aileler devreye girerdi. İki tarafında müsait olduğu
bir Cuma akşamı oğlanın ailesi, güvendikleri bir komşularını kızın ailesine
gönderirlerdi.komşu aracılığıyla haberdar edilen kız tarafı bu niyeti uygun
görürlerse, oğlan tarafı gidip kızı gelinleri olarak isterlerdi.büyüklerine
saygısından damat, isteme ziyaretlerine asla katılmaz, gelin de ancak
Gelen konuklara ikramda bulunmak için ortaya çıkardı. Başında oyalı yazmasıyla
gelin, mutfağında tüm olup biteni, yabancı biri gibi, söze hiç karışmadan
sessizce dinlerdi.düğün zamanı geldiğinde, ailelerin tüm sevenleri toplanır, at
arabaları adeta gelin gibi süslenir ve arabalar bu mutluluk duyurulmak
istenircesine dolaştırılır, gezdirilirdi. Arabaların içindeki gelinler
sarındıkları parlak kumaşlarla, giydikleri renkli şalvarlarla yeni hayatlarına
en güzel halleriyle başlarlardı.
Baharın gelişiyle, genç kızlar, kadınlar her zaman başlarına alıp örttükleri
mavili kırmızılı ekose örtülerini çıkarır, en güzel elbiselerini giyip, yeşil
bahçelerde açan çiçeklere benzerlerdi.erkekler kendi aralarında güreşir;
atlarını yarıştırır; bu yarışlarda kazananlara koçlar hediye edilirdi. Yapılan
yoğurtlu pideyle keşkekle kıvırma cızlamayla aileler doyar bahar bereketli
sofralarla kutlanırdı.
Evet, göçmenler farklıydı… zaman geçtikçe onlar için yapılan kerpiç evlere kat,
hafızalarına hatıralar eklendi. Yüreklerinde daha önce hiç tatmadıkları
duygular, kıpırtılar hissettiler. Yüreklerini tutsak etmiş zift karası mutsuzluk
da onları terk etti ve kimi zaman çeşme başı sohbeti yaptıkları, kimi zaman
sevilen bir yemeği paylaştıkları diğerleriyle birbirlerini tanıdılar yani yerli
kültürle tanıştılar.zaman acımasız davrandı onlara; hızla geçti göçenlerin bir
çoğu bugün yaşamıyor ama yaşayanlar ve onların çocukları yine hayata
gülümsüyorlar…
İnsanoğlunun gelip, çoğu zaman iz bırakmadıkları bu dünyada onlar; kültürleri,
dürüstlükleri, çalışkanlıkları, yardımseverlileriyle özgün bir masalın pamuk
prensesini, uyuyan güzelini, Robin Hood’unu canlandırıyorlar |